• Efe Tuncay

İnceleme: Pera Palas'ta Gece Yarısı

Gelin bu yazıda, Karga Seven isimli yapım şirketinin Netflix işbirliği ile ortaya koyduğu sıra dışı bir dizi olan Pera Palas'ta Gece Yarısı'nı birlikte inceleyelim.


Pera Palas'ta Gece Yarısı

Bu inceleme yazısı yer yer dizi ile ilgili Spoiler'lar içermektedir. Maksimum izleme keyfi için diziyi bitirdikten sonra yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Diziyi hem bir sinemacı gözüyle, hem de bir tüketicinin perspektifinden incelemeye çabalayacağım. Öncelikle birden fazla türü tek potada eriten, önemli tarihi figürlere yer veren, hatta bununla da kalmayıp onları hikayenin içine katan, zaman yolculuğu gibi kavramları bünyesinde barındıran bu yapımı, Türk sineması için son derece cesur bulduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Bana kalırsa bu tarz cesur denemeler uzun vadede hareket alanımızı genişletecek ve benzer türde sıra dışı işlerin ortaya koyulması adına yeni kapılar aralayacaktır. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, işin içinde Netflix olunca 1919'lu yıllarda İstiklal Caddesi'nde LGBTQ+ yürüyüşü falan görmeyi beklemedim değil...


Pera Palas'ta Gece Yarısı

Hikaye


Hikaye konusunda Dünya sinemasında klişeleşmiş bazı kavramlar üstünden yola çıkıldığını, bu kavramlardan hareketle özgün bir yere varıldığını görüyorum. Geçmişe giderek tarihin akışını değiştirmek, büyük büyük annenin gençliği ile karşılaşmak gibi kavramlar başta "Back to the Future" olmak üzere, "Dark", "Rick & Morty" ve benzeri pek çok film/dizide kullanıldı. Ancak Pera Palas'ta Gece Yarısı'nın bu ve benzeri kavramları kendisinden önce gelen dizi/filmlerden araklamaktan ziyade esinlendiğini, hatta onlara ufak göndermeler yaptığını sezdim. Örneğin ismi ele alalım. Bu isimle Woody Allen'ın "Paris'te Gece Yarısı" filmine gönderme yapıldığını düşünüyorum. O filmde de Protogonist'in gece yarısı geçmişe gittiğini ve sanat tarihinden önemli insanlarla karşılaştığını görüyoruz.


Bazı bilgilerin seyirciye iletilme şeklini fazla doğrudan buldum. Örneğin ana karakteri ilk bölümde ofise geç kalmış halde görüyoruz. Bir toplantıya katılıyor. Bu toplantıda çok net ve ani bir şekilde öğreniyoruz ki karakterimiz işi söz konusu olduğunda detaycı, çalışkan ancak özel hayatında hafif savruk ve sorumsuz biri. Bu bilgiyi patronun ağzından direkt bir eleştiri gibi vermek yerine daha dolaylı ve organik bir hikaye anlatımına gidilebilirdi. Bu doğrudan anlatım dizi boyunca yer yer karşımıza çıkıyor. İlk bölümde Esra'nın günlük rutinine biraz daha yer verilebilir, bu esnada onun nasıl biri olduğu bize daha detaylı şekilde aktarılabilirdi. Herkese hitap eden sürükleyici bir yapı oluşturmak için, biz karakteri tanımaya yeterince fırsat bulmadan olay örgüsü başlamış oldu...


Bana kalırsa anlatıdaki başka bir sorun ise tür karmaşasıydı. Dizinin türü komediden, drama, dramdan fanteziye, fanteziden polisiyeye çok ani şekilde geçiyor, bu da seyircinin hikayedeki karakterlerin tepkilerini hangi uzam içinde konumlandırması gerektiği konusunda karışık sinyaller yayıyordu. Bu söylediğimi ilk üç bölümde daha bariz bir şekilde fark edebilirsiniz.


Zamanda geriye giden Esra, girdiği bu yeni ortama hemen adapte oluyor, kendisine tıpa tıp benzeyen ölü bir kadının kıyafetlerini giymeyi ve onun yerine geçmeyi kolaylıkla kabul ediyordu. Yetim olduğu ve zor şartlarda büyüdüğü, hatta sosyal hayatta yer edinemediği vurgusu yapıldığı halde, aniden kusursuz bir sahne performansı sergileyebilecek kadar dışa dönük davranabiliyordu. Çok meraklı bir insan imajı çizilmiş olmasına rağmen, yetimhaneden kendisine verilen dosyayı duygusal sebeplerle yıllardır hiç açıp bakmamıştı. Tüm bunlar, bende karakter altyapılarına ve hikaye dilindeki tutarlılığa yeterince iyi çalışılmadığı izlenimi uyandırdı.


Kadın haklarına ve kadının toplumdaki yerine dizi boyunca ufak ufak dokunuldu. Bence iyi de yapıldı. "Kadınlar araba süremez.", "Kadınlar geç saatte evden çıkamaz." gibi kültürel dogmalar Protogonist'imiz Esra tarafından tek tek yıkılması komik ve eleştirel sahneler çıkmasına sebep oldu. Bu da diziye değer kattı.


Pera Palas'ta Gece Yarısı

Görsel


Her dönem dizisinde olduğu gibi, en büyük yükün sanat departmanında olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Dönemin ruhunu biz seyircilere aktarırken çok tutarlı bir dil sergilediklerini söyleyebiliriz. Estetikten ödün vermemek adına bilinçli yapılan birkaç mantık hatası dışında, sanat departmanının neredeyse kusursuz bir iş çıkarttığını düşünüyorum.


Örnek olarak saatlerdir açılmamış bir odaya girildiğinde arkada yanmakta olan erimemiş mumlar ve buna benzer bazı küçük detaylar gösterilebilir. Gözüme en çok batan şeylerden biri de Hazal Kaya'nın şarkı söylediği sahnelerde elinde mikrofon olmamasıydı. Tahminen performansı dans ve benzeri figürler içerdiği için mikrofon kullanılmaması tercih edildi. Ancak bu durum, beraberinde sesin seyirciye iletilmesine yönelik bazı mantık hataları doğurdu.


Sinematografi bu tarz ana akım bir projede görmeyi bekleyeceğiniz türden, genel izleyiciye hitap eden ve kolay tüketilebilir bir yapıdaydı. Kişisel zevkim doğrultusunda şunu söyleyebilirim ki, içinde plan sekansların, makro planların, Time Lapse ve benzeri tekniklerin olduğu, daha cesur, karakteristik bir sinematografi ve kurgu yaklaşımı görmeyi isterdim. Ama tabi ki bu tip dev bütçeli projelerde yönetmen ne kadar risk alabilir, bu da ayrı bir tartışma konusu...


Açılış jeneriği bence biraz daha uzun tutulabilir, daha karakteristik bir müzik kullanılabilir, dönen anahtarların (CGI) dokusu ve ışığı, daha gerçekçi şekilde kurgulanabilirdi. Hatta belki CGI tercih etmek yerine gerçek görüntüler üstünden ilerlenebilirdi.


Pera Palas'ta Gece Yarısı

Oyunculuk


Bence dizinin en zayıf tarafı oyunculuklarıydı. Bunun çoğunlukla kitap Türkçesi ile yazılan kör göze parmak diyaloglardan kaynaklandığını düşünüyorum.


Esra karakteri için daha farklı ve kendine has bir kadın oyuncu tercih edilebilirdi. Hazal Kaya'nın özellikle ilk bölümlerdeki bazı hareketleri ve tavırları çok zorlama ve yapmacık geldi. Bana kalırsa Tansu Biçer'de harika bir performans sergileyemedi. Ancak bunun oyunculuktan ziyade diyalog yazımından kaynaklandığını düşünüyorum.


Mesela bir sahnede şöyle bir cümle geçiyor. "Nerede kaldın. Yakayı ele verdin sandım!" Bu tarz bir cümle yerine "Nerede kaldın. Yakalandın sandım!" daha gündelik bir tercih olurdu. Kitap Türkçesi ile yazılan diyaloglar sanki Amerikan filmlerine Türkçe dublaj yapılmış gibi bir his doğuruyor. Doğal diyalog yazmanın çok ama çok zor bir şey olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim... Eleştirmesi kolay, yapması zor...


Başrollerin aksine, yan roller de bir o kadar başarılıydı. Özellikle İngiliz generali oynayan James Chalmers'ın ve Dimitri karakterini canlandıran Ahmet Varli'nin performanslarını son derece etkileyici buldum. James Chalmers kibirli kötü İngiliz tiplemesini ekrana çok iyi yansıttı.


Müzik & Ses Tasarımı


Müzikleri ve ses tasarımı bence genel anlamıyla başarılıydı. Hikaye anlatımı esnasında bir günümüz/geçmiş kontrastı sunulmaya çalışıldığı için, vurgulanmaya çalışılan bu kontrast müzik ile de desteklenebilirdi. Örneğin dijital seslere günümüz sahnelerinde yer verilebilir, geçmişteki sahnelerde sadece orkestral müzik tercih edilebilirdi.


Hazal Kaya'nın sahnede Sezen Aksu şarkısı söylemesi komik ve güzel bir detaydı. Back to the Future filmine bir gönderme niteliği taşıdığını düşünüyorum. O filmde de geçmişe giden karakterimiz, elektro gitarla gelecekten bir parça çalıyordu. Ama bu projeden farklı olarak, o filmde kendisini izleyen kalabalık, duyduğu müziğe anlam veremiyordu.


Şarkı sözleri stüdyo ortamında kaydedilmiş olduğu için, Hazal Kaya'nın ağız hareketleri kayıtla tam uyuşmuyordu. Bunu ortalama bir seyircinin fark edeceğini sanmasam da senkronizasyona daha fazla dikkat edilebilirdi. Bölümün ilerleyen dakikalarında bir figüranı arka planda şarkıyı mırıldanırken ya da ıslıkla çalkarken görmeyi de isterdim...


Ses tasarımına hiç girmiyorum.


"Eğer kimse ses tasarımından bahsetmiyorsa, ses tasarımcısı işini düzgün yapmıştır."

Pera Palas'ta Gece Yarısı

Tipografi


Dizinin açılış jeneriğinde gördüğümüz alttaki yazı tipi "Art Deco" adlı akıma aittir. Mono Sans-Serif bir Font'tur. Karakterler arası oransızlığı ile kendine has ayırt edici bir yapıya sahiptir. Art Deco akımı ilk defa 1920’lerde Fransa’da ortaya çıkmıştır. Dönemi doğru şekilde yansıtması bakımından çok uygun bir tercihtir. Bu Font, Türkçe karakterler içermediği için yer yer bazı yazılarda i,ş,ö gibi harflerin noktalarının sonradan eklenmiş olması gözümden kaçmadı. Bu noktalar renk bakımından daha iyi yedirilebilirdi. Üstte yer alan yazı ise Condensed Serif Duo bir Font'tur. Yine dönemi doğru biçimde yansıtan isabetli bir tercihtir.


Öte yandan kapanış jeneriğinde kullanılan yazı tipinin dizinin geri kalanı ile ortak bir dile sahip olmadığını düşünüyorum. Kapanışta jeneriğinde Serif'li bir Font tercih edilebilir, daha küçük bir Punto kullanılabilir, yazılar hafif sarıya çalacak şekilde daha soluk bir renkte akabilirdi.


Gözüme batan başka bir şey ise, dizi ile ilgili tanıtıcı görsel materyallerde yine o dönemi yansıtan farklı farklı Font'lar kullanılması oldu. Bence bu kadar Font çeşitliliğine gidilmesine gerek yoktu. Diğer yandan Art Deco tasarım anlayışının görsel materyallerde çok etkili ve güzel durduğunu söyleyebilirim.


Pera Palas'ta Gece Yarısı

Sonuç Olarak...


Sonuç olarak ben ortaya başarılı ve sıra dışı bir iş çıktığını düşünüyorum. Bu kadar büyük yapımlarda illa ki gözden kaçan çeşitli detaylar olacaktır. Kaldı ki benim hata olarak gördüğüm şey başkasının tercihi olabilir. Karga Seven yapımı ve Netflix'i ortaya koydukları bu cesur çalışma için tebrik ediyorum.


Efe Tuncay